kedili şiirler

uyuşamayız seninle yollarımız ayrı;
sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi;
senin yiyeceğin kalaylı kapta;
benimki aslan ağzında;
sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik
ama seninki de kolay değil, kardeşim;
kolay değil hani;
böyle kuyruk sallamak tanrının günü.
cevap
-ciğercinin kedisinden sokak kedisine-
açlıktan bahsediyorsun;
demek ki sen komünistsin.
demek bütün binaları yakan sensin.
istanbul'dakileri sen
ankara'dakileri sen...
sen ne domuzsun, sen!


yazan : orhan veli kanık
sayıklama

kedim, ayak ucuma büzülmüş, uyumakta;

iplik iplik sarıyor sükûtu bir yumakta,
hırıl hırıl,
hırıl hırıl…

bir göz gibi süzüyor beni camlardan gece,
dönüyor etrafımda bir sürü kambur cüce,
fırıl fırıl,
fırıl fırıl…

söndürün lâmbaları, uzaklara gideyim;
nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim,
pırıl pırıl,
pırıl pırıl…

sussun, sussun, uzakta ölümüme ağlayan;
gencim, ölmem, arzular kanımda bir çağlayan,
şırıl şırıl,
şırıl şırıl…

ne olurdu, bir kadın, elleri avucumda,
bahsetse yaşamanın tadından başucumda,
mırıl mırıl,
mırıl mırıl…

necip fazıl kısakürek
kademe
boş bir sinema salonunda oynuyor
tek başına çektiğim siyah beyaz
sessiz son film

ne kuşları seyreden kedi kadar heyecanlıyım artık
ne de o kuşlar kadar
salak ve kendine hakim

kamera stop! yalnızlığıma kapalı gişeyim

küçük iskender
tablo

kedi kadının yanındaydı,
kadın gecenin yanındaydı.

kedi gitti geceye değdi,
karardı,
döndü kadına değdi.

bir kadın portresi belirdi;
elinde siyah bir gül vardı,
kucağında kırmızı bir kedi.

özdemir asaf
"hayallerimin toprağını eşele, ahşap kalbimi tırmala, kımıldasın her şey/çünkü bir kedi kadar gövdesi var kırılmış ve yorgun heveslerin/.../ evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın/beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok/.../kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim/beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular"
haydar ergülen
kedi ve ölüm

cenaze törenlerini
sevmez kediler,
bu yüzden orda, burda
rastlanmaz ölülerine.

anlayınca öleceklerini
kaybolurlar ortalıktan,
üzmek istemezler sahiplerini.
ve böyle gösterirler hep,
evlerden daha çok
evdekileri sevdiklerini.

mırnâme / büyüklere kedi şiirleri
tablo

kedi kadının yanındaydı
kadın gecenin yanındaydı
kedi gitti geceye değdi, karardı
döndü kadına değdi
bir kadın portresi belirdi
elinde siyah bir gül vardı
kucağında kırmızı bir kedi.

özdemir asaf
üzgün kediler gazeli haydar ergülen
bu şiiri yazmak için başlığa geldiğimde yukarıda bir kısmının yazılmış olduğunu gördüm. ben de şu notu düşeyim o zaman. aynı zamanda bu şiirin yer aldığı kitabın ismidir üzgün kediler gazeli. kitabın başında "mısır'a, kiraz'a, nar'a ve bütün sokak kedilerine" yazar ki en minnoş ithaftır bence.
bu adı
ona kimse vermedi
çağırdılar, sağırdı, duymadı
kedinin mırmırları

özdemir asaf
başlıktaki özdemir asaf şiirlerine bir yenisi daha eklenmiş olsun. (aslında bu şiir yazılmıştı diye hatırlıyorum ama hafızam beni yanıltıyor demek ki)

mum alevi ile oynayan kedinin öyküsü

bir mum yanıyordu bir evin bir odasında
o evde bir de kedi vardı.
geceler indiğinde kendi havasında
mum yanar, kedi de oynardı.

mumun yandığı gecelerden birinde
kedi oyunlarına daldı.
oyun arayan gözlerinde
mumun alevi yandı,
baktı,
mumun titrek alevinde
oyuna çağıran bir hava vardı.

oyunlarını büyüten kedi büyüdü
kendi türünde çocukcasına,
döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü
geldi mumun yanına, oyuncakcasına.
bir baktı, bir daha, bir daha baktı
mumun alevinin dalgalanmasına
uzandı bir el attı.
bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı..
ilk kez gördüğü mumun yakmasına
inanmayacaktı.

kedi, oyunlarında büyüyordu,
mum, üşüyordu yanmalarında.
zaman ikili yürüyordu
aralarında.
bir ayrışım görünüyordu
birinin yanmalarında
öbürünün oynamalarında.

kedi oyunlarında büyüyordu,
yitirerek gitgide oyunlarını.
mum küçülüyordu yanmalarında,
yitirerek gitgide yakmalarını.

oynarken büyüyen kedi yanacak,
aydınlatırken küçülen mum yakacaktı.
küçülen yaka-yaka aydınlatacak,
büyüyen yana yana anlayacaktı.

bir mum yanmasından
ve bir kedi oyunundan
kaldı sonunda
bir gecenin tam ortasında
bir evin bir odasında
göz-göze susan
iki insan.

mum yandı bitti,
kedi büyüdü gitti.
oyunlar karıştı gecelerde
suskun uykusuzluklara.

o iki insandan, sonunda
birinin anılarında kedi,
birinin dalmalarında mum
kaldı gitti.

nerede bir mum yansa şimdi,
nerede oynasa bir kedi,
birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri..
bugün dün gibi oluyor,
dün bugün gibi.
mum ellerimi tırmalıyor,
belleğimi yakıyor kedinin elleri.
nazım hikmet'in samiye'nin kedisi şiiri..

yeşil deniz gibi gözleri vardı
beyaz tüyleriyle bir küme kardı
ağzını süsleyen sedef dişlerdi
baygın nazarı tâ ruha işlerdi
severken aldatıp birden kaçardı
okşarken apansız pençe atardı
onda bir kadının gururu vardı
sürmeli gözlerinden riya akardı
gece onikide bahçeye çıktım
kedi de arkamdan bahçeye çıktı
deniz çarşaf gibiydi anlatılmaz
yıldızlar kedinin gözleri gibi
karadut oracıkta duruyordu
gölgesiz, ürkek, hemen oracıkta
kedi üstünden bana bakıyordu
sizleri düşündüm
acımsı, buruk
kuşlar öttü
vapurlar düdük çaldı
yoksa bana mı öyle geldi?

oktay rıfat (kedili gece)
(bkz:rengin) (bkz:tevfik fikret)

şu hayatta ilk ezberlediğim şiirdir aynı zamanda:

rengin

beyaz kedim,
siyah kedim.
sarı kedim;
adı, “rengin olsun.” dedim.
rengin, ablamın adıdır.
o şimdi kızacak bana,
fakat hocam söyledi ya,
rengin demek, renkli demek.
bunda ne var gücenecek?
lakin ablam,
rengin ablam,
hain ablam,
sofra başında dün akşam,
astı bana çehresini,
belki biraz hakkı vardı
çünkü rengin onun adı,
ne var fakat gücenecek?
rengin demek, renkli demek.
benim kedimde üç renkli
hem de benekli benekli
sarı kedim
siyah kedim,
beyaz kedim.
adı, “rengin olsun.” dedim
rengin! rengin! rengin! rengin!
kedi işitmedi lakin.
rengin ablam
hain ablam,
çirkin ablam.
koştu geldi hırçın, hırçın.
“gene mi onu çağırdın?
o gelmez, bak ben geldim.”
“gelmez mi? nerede kedim?”
“kedi tavan arasında,
örümcekler yuvasında
onu yesinler o zaman,
göreceksin sen afacan.”
“yoo, isterim ben kedimi,
söyle kedim gelecek mi?
yoksa…” “yoksa ne olurmuş?
gelmeyecek işte. konuş,
git kapının çatlağından”
“şimdi seni gırtlağından
yakalarsam öğrenirsin!
gene bu gün allah versin
paşalığın pek üstünde.
ninemiz gelsin, görsün de
başı göğe ersin!” “haydi,
isterim kedimi şimdi
yoksa…” “o ne? tırmalıyor!
insana nasıl sallıyor!
kudurdun mu?” “kedim, kedim,
yoksa seni…” “çekil dedim,
şimdi annemi çağırırım.
“kedimi! bırak bağırırım,
babam gelir…” “varsın gelsin
sen gerçekten deli misin?
“bilmeme, kedim… ver kedimi.
o san bir şey dedi mi?
ne yaptı ki, örümcekler?
yuvasına attın?” “eğer,
adı değişirse…” “hayır!”
“o da kuzum orada kalır.”
kedim, gözler dönük birden,
atıldı olduğu yerden,
miyav! o kim? beyaz kedi.
siyah kedi,
sarı kedi,
çatınını bir deliğinden,
çıkıp gelmiş ve deminden,
beri dururmuş orada
kedim, atlarken arada
ilk darbeyi rengin yemiş…
bu da onun hakkı imiş.