sözlük yazarlarının kedili anıları

saymakla anlatmakla bitmez ama evime aldığım üçüncü kedim, henüz 2 aylıktı, soğuk algınlığı ishali var, burnu akıyor, gözleri enfeksiyonlanmış akıyor ve yarı şiş. hava soğuk, yanımda ne bir taşıma kabı var, ne de bir kutu. gece saat 23:00. yürümem gereken 25 dakikalık yol. montumun içine koydum, küçük suratı, minik bedeniyle hiç kıpırdamadan duruşu, mırıldayarak bana yol boyunca teşekkür eder gibi bakışı unutamadığım anılardan biridir. sonra tedavi süreci ve şu an gayet sağlıklı beraber yaşamaya devam ediyoruz.
bihterciğimin parmağımı sıkı sıkı tutarak doğum yapmasını ölsem unutmam herhalde. üstelik bebeklerin babaannesiydim ! beş tane torunum oldu sözlük.
üniversitenin ilk yılında çayırda çimende oturmuş ekmek arası bişiyler yiyorduk. bizim okulun kedileri meşhurdur, içlerinden biri yampiri yampiri geldi, ben daha ne olduğunu anlamadan taktı patiyi kaptı yemeği :) yalnız ketçaplı tarafını begenmeyip mayonezli tarafını yemişti zevk sahibi tosuncuk :)))
minnoş ile ilk gözgöze gelişimiz ve sonra onun veteriner kliniğinin herhangi bir yerine saklanması... seferber olup iki saat aradık, bulduk, eve getirdik. çok sevdik kendisini, o ise hep bizden uzak yerleri, köşeleri sevdi. onüç yıldır...
biz daha neler olduğunu anlayamadan, mahalledeki tüm erkekleri evin içine doldurmuş gebe kalmış lokum kızım. doğumdan bir gün önce kucağıma yatıp saatlerce karnını okşatmıştı bana ( lokuma 2 dakikadan fazla dokunmak yürek gerektiren bir şeydir) ertesi gün eve gittiğimde, girişteki dolabın çekmecesini çekip arkasına doğum yapmış. ayak altı olduğu için tedirgin olup yatak odasına yer hazırlamıştım. önce yavrunun birini odaya taşıdı tam da ortalık yere, sonra bana gelip deli gibi miyavlamaya başladı. tabii yeni doğum yaklaşmamaya çalışıyorum bende. en sonunda beni odaya çağırdığını anladım. taşıdığı yavrunun başına beni dikip diğerlerini de taşıdı. çok duygusallanmıştım o an. evet anladım ki beni seviyordu lokum.
kaç yüz tane anı var, hepsi öyle özel ki kedilerin, her biri ile mutlaka şaşırtıcı, duygulandıran, hayran bırakan anlar yaşıyorsunuz. ben cesaretiyle bana ilham vermiş ve 1 yıl önce yaş nedeniyle melek olan, kedilerle pek haşir neşir olmadıkları halde tüm sokak sakinlerinin tanıdığı ve kabul ettiği güzeller güzeli kızımız, 32. sokağın gelmiş geçmiş tek kraliçesi nora'dan bahsedeyim. nora sokak kedisiydi, kışın sokaktaki derme çatma bir garajın üzerine oturttuğumuz yuvasını kullanırdı mekan olarak, yazları ise bütün çatılar onundu. bahsettiğim garaj 3. kattaki evimin penceresinin tam karşısında. bir ara geceleri çete halinde dolaşan bir köpek sürüsü nora'ya kafayı taktı. sürekli garajın önüne gelip onu huzursuz ediyorlar. kimi zaman gece yarıları uykudan uyanıyorum havlamalarına ve çıkıp camdan hoş moşt deyip uzaklaştırıyorum ama onlar her gün biraz daha çılgınca nora'yı yakalamak istiyorlar. camdan kuruyemiş fırlatmaya başladım kaçırmak için. hatta bir gün bişey bulamayınca çakmak fırlattım ve çakmak yere çarpınca patlayıverdi, o ses onları bir süre uzak tuttu, nihayet vazgeçtiler diye düşündüm. sonra bir gece 3 sıraları kedi miyavlaması havlamalar kıyameti ile uyandım ve cama koşunca nora'yı 6 köpeğin arasında kıskaca alınmış gördüm. saniyelikti ama her detayı aklımda o sahnelerin, biri yakalıyor norayı o kıvrılıp tırmalayıp kurtuluyor diğeri yakalıyor nora dönüyor tırmalıyor, asla pes etmiyor. kediler korkunca yere yan yatar ve tırnaklarını çıkarıp patilerini öne uzatırlar ama nora sırtını garaj kapısına bile vermiyor döne, döne her birini tırmalamaya çalışıyordu. sonra nora! diye bağırdım gayri ihtiyari, nora cama doğru baktı o saniyelik dikkat dağınıklığında çete lideri norayı karnından kaptığı gibi ağzına aldı. merdivenlerden nasıl indiğimi bilmiyorum, sokağa çıktığımda demir kapının hızla açılıp geri çarpma sesinden olacak köpekler bir kaç ev uzağa gitmişlerdi bile. biraz peşlerinden koştum, sayıları tamdı ve hiç birinin ağzında norayı göremedim. eğilip araçların altına, bahçe duvarlarının ardına bakmaya başladım adını seslenerek. onu bir köşede kan revan içinde bulacağımdan emindim ve kalbim endişeyle çarpıyordu. nora, nora, nora kızım diye sesleniyorum, kim duyacak, çıkıp kızacak umurumda değil. kimse çıkmadı nora da yoktu, herhalde bir beş dakika geçmişti biraz daha yüksek bir sesle nora nerdesin dedim, sonra cevap verdi meeeoooww, sesin geldiği tarafa baktım göremedim bir miyav daha , kafamı kaldırdım, oradaydı asma ağacından komşunun çatısına tırmanmıştı. aşağı insin benimle eve gelsin istedim ama gelmeyeceği belliydi, normal olarak. ertesi gün ortalarda görünmedi, bir sonraki gün akşam üzeri biraz tedirgin çıkıp geldi mama yemeye. kontrol ettiğimde karnının iki yanında biri nispeten daha belirgin diş izleri dışında yarası yoktu, oldukça iyiydi. o günden sonra soğuk havalarda binanın girişinde kapımın önüne koyduğum yatakta yattı hep geceleri. ne zaman bir şeylerle baş edemeyeceğimi hissetsem hep noranın o muhteşem mücadelesini, cesaretini hatırlayıp kendimi daha güçlü hissettim. hala da öyle.

melek kızım, dünyanın en karakterli kızı, güven içinde güzelce uyu.
bu gün elimde dosyalar ofisin kapısını zar zor açtığımda, kehribar gözlü - simsiyah muhtemel 8-9 aylık bir sıpa ‘eeee müdür naber ya? görüşemiyoruz bayadır! he bi zahmet olmasın da sana, sen bir yaş mama koyuver yine de’ rahatlığıyla içeriye girdi ve ayçöreği stayla(!) olarak koltuğa yapıştı. git diyemedim ve ‘ömö börösö öfös ködö sövmök zöröndö döğölöz!’ ergenleri ile uğraşmamak ve paşamı rahat ettirmek için, ‘oy çok işim var, yetişmiyor, ay-oy-vah-tüh (!)’ ünlemleri ile ofisimden uzak tuttum herkesleri. hatta parmak ucumda yürüyüp ses çıkarmama, klavyeye ses çıkarmaması için ricacı olma vs. eylemlerinde bulundum. çörek bey uyudu uyudu uyudu, uyanıp yemek yedi sonra yeniden uyudu, uyudu, uyudu ve keyfi gelince uyandı, biraz seveyim seni talebime ‘ne münasebet? altı üstü ofisinde 1 gün uyudum diye beni sevebileceğini nasıl düşünürsün? al sana tırmık hain insan ’ dedi ve bende anısını bırakarak beni terketti! kendimi çok kullanılmış hissediyorum sözlük! ama yarın yine gelir mi diye düşünüp heyecanlanmadan duramıyorum. çok çaresizim!
sokak kapımızın açık kalması sonucu kedimin gelip elimi yalayarak beni uyandırması olayını hiç unutmam.(kendisi şahsına münhasır bir kedidir dolayısiyla şaşırttı)
geçen yıldı sanırım, ( önceki yılda olabilir emin olmak için önce fotoğraflara baksam iyi olurdu ama üşendim ) sonbahar sonları. sokak kedilerimizden biri mevsim olarak kötü bir zamanda yavrulamıştı, havalar soğuyordu, bebeklerini taşıyıp bize getirdiğinde kaçınılmaz olarak perişan haldeydiler. getirdiği anı da hatırlıyorum, sanki, bunlarla ne yapacağımı bilmiyorum der gibi teker teker getirip ayaklarımın dibine bırakmıştı anne kedi. onlara yer ayarladım, önce bahçede. fakat bahçede yaşayan kedilerle temas etmesinler diye sonrasında çatıda güvenli bir alana yerleştirdim. tedavilerine başladım. bir akşam küçük çaplı bir fırtına patlak verdi, hızlı bir yağmur başladı önce. bebekleri ve anneyi kısa süre önce kontrol ettiğim ve yuvalarını yağmur rüzgar almayacak şekilde konumlandırdığım için rahattım. koltukta uzanmış tv izliyorum. ama hava gittikçe kötüleşti, şimşekler çakıyor yağmurun sesi ürkütücü oluyor giderek. camdan hızlıca bir sokağa baktım ki aman allahım resmen sel akıyor. hemen bir el feneri alıp çatıya gitmek için koşarcasına evden çıktım. tam çatı kapısına açılan merdivenleri yarılamıştım ki bir patlama sesi geldi ve elektirik gitti. çatı kapısını açmamla anne kedinin içeriye doğru atılması bir oldu. bebeklerden ikisi yuvadaydı onları kapıp koynuma yerleştirdim diğer ikisini aramaya başladım. çatıyı çevreleyen 1 metre kadar duvarlar var, o duvarın bir köşesine yaslanmış boş saksılar bahçe aletleri vesairenin olduğu yerde buldum yavruları ama ben tutmaya çalıştıkça onlar derine doğru çekiliyor. tuttuğum iki bebekte korkuyla tırmalayıp duruyor, sırılsıklam olmuşum, şimşek çakıyor falan. onları bırakıp iki bebeği dairenin giriş kapısına bıraktım ve dönüp öyle böyle sırılsıklam olmuş iki yavruyu da çıkarıp hepsini bir araya topladım. içeri girip havlu yatak vs alıp kapımın önüne kurutup yerleştirdim hepsini. mama ve sularını da koyup içeri girip üstümü değiştim. bu arada benimkiler de korkudan yatağın altına girmişler. onları sakinleştirmek için konuştum biraz, mumları yaktım, hava biraz sakinleşti, zaten elektirik de olmayınca erken yatıp uyudum. sabah kalkıp oturma odasına girdiğimde gördüm ki kediler belki de hayatımı kurtarmıştı. yada ciddi bir yaralanmanın eşiğinden dönmüştüm. o gecenin ertesinde neredeyse herkesin bazı elektronik eşyaları bozulmuştu. benim modemim ve tv cihazım mefta olmuştu misal. neyse, fotoğraf aynen şu. uzanıp tv izlediğim koltuğun tam da arkasındaki duvara televizyonun olduğu yerden yani tam karşıdan patlayan bir piriz çarpmıştı. duvarda sadece prizin kenarları kalmıştı, içindeki yuva patlayarak fırlamıştı. açıya baktığımda tam da başıma veya yüzüme isabet edecekmiş eğer orada oturmaya devam ediyor olsaydım. eğer korkup o havada çatıya çıkmayı göze almasaydım kediler ıslanacak ve biraz daha hasta olacaklardı ama beni daha kötü bir akıbet bekleyecekti. sonrasında bebekler iyileşti, yuvalandı anne kısırlaştırıldı ben de sağlıklıyı ve hayattayım, muhtemelen sayelerinde.
ben, rahmetli anne ve babamın ta 1952 yılından kedileri inci ile ilgili acı (çünkü o yıllarda şimdiki gibi vet. tıbbi hizmetleri, vet klinik filan hak getire) anılarını anlatmak istedim. çünkü tüm ailemizi çok etkilemiştir.

rahmetli babamın diyarbakır'a tayini çıkıyor. orası da van'a yakın ya, bahçeli küçük bir lojmanda oturuyorlar. annem bir gözü sarı, bir gözü mavi bembeyaz bir kedi görüyor. sanırım van kedisi. hemen alışmıyor anneme ama annem pes etmiyor, zamanla annem işte tavuk, et filan vere vere onu alıştırıyor kendine ve ismini inci koyuyor. çok uslu, çok yumuşak huylu bir kediymiş. dişiymiş ama hiç doğum yapmamış. (benim prenses de öyleydi oluyor yani)

derken bu sefer babam kore'ye gidecek, annem de loğusa, istanbul'a anneannem, dedemlerin yanına. inci'yi bırakmaya gönülleri hiç razı değil ancak arabaları yok. trenle o zaman 1 ya da 2 gün belki 3 gün yolculuk olacak. ancak asıl çok acı bir olay yüzünden inci'yi götürmek istememişler o da ayrı bir hikaye:

daha önce beyaz yavru bir kedileri varmış, yine tayinleri çıkınca, yavruyu da trenle götürelim demişler, istasyonda "kediye kuduz aşısı yapmanız gerekir" deyince o zamanlar artık şimdiki gibi vet. klinik filan ne gezer artık kime yönlendirdilerse, yavru kediye aşı yapmışlar ama daha trene binmeden kedicik sizlere ömür!!!! çok ağlamışlar bin pişman olmuşlar. artık aşı bayat mıydı, doz mu çok geldi bilemiyorlar. 1950 yılın....nerede şimdiki gibi kedi üzerine uzman vet. hekimler, klinikler, kilosuna göre aşılar...hiçbiri yok:( bizler şimdi çok şanslıyız...

işte o acı anı yüzünden, aynı şey çok sevdikleri inci'nin de başına gelir, o da ölür diye mecburen diyarbakır'da bırakmışlar. ev taşınırken inci anlamış gideceklerini, eşyalar yüklenmiş, (çok şeyleri yok, ne buzdolabı, ne fırın, ne de öyle oturma grupları, üçbeş açılır kapanır sandalye, masa, yatak, yorgan vs.) fayton gelmiş, annemler binmişler, inci faytonun yanına kadar gelmiş, "beni de götürün, bırakmayın" diyordu sanki diye annem çok üzülürdü anlatırken. bunu ömür boyu anlattı annem. ben de hep üzülerek dinledim. keşke aşı filan yaptırmadan gizlice bir kutuya koyup götürseydiniz derdim hatta...:(

diyarbakır'daki komşularına yazıp, para göndermişler ama cevap alamamışlar. gitmeden komşulara ne olur su, yiyecek verin aç kalmasın demişler ama ne oldu bilmediklerinden inci yüreklerinde bir yaraydı..... :(

60 yıl sonra abim, ilk kedisine rahmetli anne, babama ithafen inci ismini koydu, şimdi 7 yaşında. :)

inci çoktan melek olmuştur, annem, babamla yıllar sonra da olsa kavuştular..:( ben de ölünce annem, babam ve ilk kedim prenses kadar, hikayesini çok dinlediğim inci'yi görmeyi çok istiyorum. umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur:)
gümüş ve egede iki gündür bitip tükenmek bilmeyen bir gaz var. yetmezmiş gibi bende de aynı gaz söz konusu. hep beraber soğuk aldık sanırım evde. dün gece yatmadan elektrikli battaniyemi takıp yatağımı iyice ısıttım, sonra kapatıp içine girdim. ege sağ kolumun gümüş sol kolumun altına geldi yorganın içine. yatağa girdikten on dakika sonra benden gurk gurk kedilerden fırk fırk sesler gelmeye başladı dedim noluyoruz. meğer üçümüzün de karnı ısınınca bağırsaklar harekete geçmeye başlamış. allahım üçümüz de bir osuruyoruz bir osuruyoruz ama tam absürt komedi. sırayla ege ben gümüş ege ben gümüş. bi süre osurduktan sonra hepimiz hidayete erdik ve gurlaya gurlaya uyuduk. bu da böyle bir anımdır.
kızımın sokakta ölmek üzereyken bulup getirdiği, ağzı yara olduğu için biberonla beslediğim yaklaşık üç aylık bir yavrunun ilk defa yaş mama yiyebilmesini gözleri dolu dolu izlemem. akabinde kuru mamayı da halletmesi ve sevinç çığlıklarımız.
şimdi sürekli yiyor, durduramıyoruz.
ücra bir anadolu kasabasında çalışırken sahiplendiğim biber bana o yabancı yerde arkadaş oldu. kömürlükte bulmuştuk, bir avuçtu. sonra her yere taşıdım onu, zerafeti, güzelliği ile bana destek oldu. sonra yaşlı anne, babama verdim. çok sevildi, huzur içinde öldü. bakım sıkıntısı yaşamadım dersem yalan olur. nerede o zaman bu kadar veteriner? büyükbaş deneyimi olan belediye veterinere danışırdım. hey gidi
altı ay önce beş minik canavarı konteyner altında bulduk. annelerini cuk cuk emiyorlardı. dört yakışıklı oğlan, bir gençkızımız var. babaları ayrı bir sürprizdi, üç-dört aylıktı herhalde, kapı açıkken, fırtına gibi girdi içeri... baktık,tekir bir canavar, anaları ise buraların kızı, elimize doğdu. neden tersten başladım, çünkü anneanneleri de burada, üç nesil yaşıyorlar. kalabalık aile sevenlere... biz seviyoruz.
anı olmamakla beraber düzenli olarak ofisimizin ana giriş kapısında sabahleyin bekleyen iri yarı bir tekir bulunur. girişte selamlar bizi. çıkışta da veda eder. okşamadan, konuşmadan ayrılmam kendisinden.
evet çok iyi anlaşıyoruz yavrumla ne yapsam kızmaz çok sever beni.leğende banyo vakti geldiğinde canım acımasın diye yalandan ısırır ama suya girmemek için pençeleriyle neresi denk gelirse tutunurdu.çok özledim kız seni.keşke gene görsem seni öpsem dudaklarından o mis kokulu salyana tırtıklı diline hasretim.dilerim sağlığın iyidir ve yemeğin yatacağın yer eksik değildir.seni çok seviyorum ve sana yaptığım her kötülük için özür diliyorum.
çocuktum.tahminim 12 yaş civarı.
kış vakti babamın dükkanında sobanın önünde ısınıyorum.
sobada soba hani.sanayi tipi,atık araba yağıyla kullanılan bir soba.
burası sert rüzgarıyla bilinir kışın dağların uzanış şekli sağolsun hızlı sert soğuk bir rüzgar gelir ıdlık çalar.
dükkanın önündeyken dışarıda gri bir kedi görüyorum.30 cm olan temizlenmemiş kara doğru yürüyor.yürüyüşü çok yavaş.karın içine doğru giriyor.brn bunu tuttuğum gibi sobanın karşısında minderli plastik sandalyeye oturtuyorum.dünyalar onun oluyor.
tuvaletini dışarıda yapıyor arada fare yakalayıp yiyor 2 3 yaş arası olduğunu tahmin ettiğim güzel dişi gri kedicik.
buradan sonrasında pek iç açıcı anılar yok bu güzel kedi ile ilgili.fakat onu dükkana gelmemeye başladıktan yaklaşık 1 sene sonra bir yaz günü komşunun duvarının üstünde sokak kedileriyle birlikte görüyorum.
canım,pışom ile gece herkes uyurken akşam koridorda ebelemece oynarız.
ben onu taklit eder koridorun karşısında başımı hafidçe dışarı çıkarır gözlerimi ondan ayırmadan dudağımı büzüp başımı aşağı yukarı sağa sola döndürürüm.ona doğru koşarım ve oda hemen mutfağın pencere köşesine kaçar.
perdenin aralığından göz göze geliriz be gene hafifçe başımı çıkarmış gözlerimi büyütüp pna kitlenmişim.bizimkinin gözleri yavaştan büyür ve bir miyavlar.brn pışoyu alır yere bırakır ve onunla dövüşürüm(daha çok o beni ısırıyor)
çok istediğim halde asla elimde kalıcı pençe izi bırakmadı.çok nazik oldu bana karşı.elimi hedef yapar önce parmağımla kah kulaklarına dokunarak lah belaltna dokjçunatak yahrik eder ve elimi yukarıya doğru götürüp yılan gibi hafifçe sağa sola sallarım.pışo birkaç saniye içinde gözleri büyür ve elime doğru zıplar.hafifçe ısırır ön patileriyle elime asılır birkaç saniye içinde bırakır.
oyun oynarken çok sevdiğim bir hareketi var.videosu elimde yok malesef.kuyruğunun yarısını kaldırır kaln yarısı aşağı doğru inik ön patileri havada gözleri gözlerime kilitli olarak bana doğru yan yan bana doğru zıplar.muhteşem bir görüntüdür.merak ediyorum acaba başka kedi sahipleride bunu yaşadı mı diye.
bide bir gurultusu var.başını yüzünü yoğun olarak kaşıdığımda guruktusunda bir tatlılık ince bir gurultu oluyor ğurrru ğurru diye.
şimdilik bu kadar sözlük.ara ara eklerim
her anım ın bazen kıyısında bazen köşesinde bazen de tam göbeğinde hep kedi vardır. alllah eksikliklerini yaşatmasın. amin...